| Zeytinciler ve Ormanlar 3. Meydan Savaşı (Yücel ÇAĞLAR) | ||
SUNUŞ Türkiye’de ormanların başına gelenler, deyim yerindeyse “pişmiş tavuğun başına gelmemiştir”: Bitkisel üretim ve hayvancılık yapmak, yerleşmek için arazilere gereksinme duyulmuş, ormanlar yakılmış yıkılmış; maden, turizm ve enerji yatırımcılarına, vakıf üniversitelerine, kamu kurum ve kuruluşlarının eğitim tesislerine, alt yapı yatırımlarına arazi sağlama gereği ortaya çıktığında orman arazilerinden başkası akla gelmemiş, ormanların içinde ve bitişiğinde yerleşik köylü yurttaşlarımızın, yaylacıların yapacak ve yakacak odun gereksinmelerini çevrelerindeki ormanlardan karşılamalarına çoğu zaman göz yumulmuş, ormancılık çalışmalarının yerel ve ülkesel siyasal ve bürokratik egemenlerin ormancı çalışanlar üzerindeki baskıları nedeniyle tekniğine uygun yapılamamasının yol açtığı “teknik orman yıkımlarını” kimseler dert edinmemiş... Yine de iyi direnebilmiş ormanlarımız bunca saldırıya. Ne var ki, bu saldırılar artık çok daha etkili stratejiler ve taktiklerle yapılıyor: Sözgelimi; orman alanlarının genişletilmesi için özel hukuksal düzenlemeler yapılırken aynı düzenlemelerle 1982 Anayasasında bile başkalarına devredilmemesi olanaksızlaştırılmış “devlet orman” sayılan arazilerin özelleştirilmesi anlamına gelebilecek uygulamalara hukuksal dayanaklar sağlanabilmiştir; “devlet ormanı “sayılan araziler, “devlet ormancılığını millet ormancılığına dönüştürme” söylemiyle siyasal iktidarın yandaşın belediyelerin insafına terkedilebilmiştir. Anayasanın 170. Maddesinde yer verilen “...ormanların korunmasına ve geliştirilmesine orman köylüsüyle işbirliği” yaptırımına dayanılarak bir yandan orman muhafaza memurluğu düzeni tasfiye edilirken bir yandan da milli park, tabiat parkı, tabiatı koruma alanı vb statülerle koruma altına alınmış ormanların, ağaçlandırma alanlarının korunması köy tüzel kişiliklerine bırakılabilmiştir. Kısacası, Anayasalardaki ve yasalardaki yaptırımların; bakanlık ve genel müdürlük düzeyinde son derece yaygın ormancılık kuruluşlarının; orman fakültelerinin, araştırma enstitülerinin, ormancı demokratik kitle örgütlerinin, “ulusal ormancılık programlarının”, onbine yaklaşan orman mühendisinin, sayıları giderek artan “ormanseverlerin” varlığına karşın ormanlarımız yazgısına terk edilmiş onlarca yıldır. Şimdilerde ise, “bozuk” sayılan orman alanlarının zeytin plantasyonlarına dönüştürülmesine yönelik “savaş” yeniden başlatılmıştır. Gerçekte “savaş”, bilindiği gibi, iki yanlı bir olgudur; başka bir söyleyişle, savaşların savaşan iki yanı vardır. Oysa, yeniden başlatıldığını öne sürdüğüm “savaşta”, iki yan yok: Bir yanda zeytinciler ve yandaşları öte yanda da ormanlar var. ancak, yalnız bırakılmış ormanlar bu “savaşta” ne yapabilir ki... Ama ormanların da gerektiğince bilgili, kararlı ve yürekli yandaşları olursa bu “savaşın” sonuçları; başka bir söyleyişle, ormanlarımızın “makus tarihi” değiştirilebilir. Bu, değini, bu yandaşlara ulaşabilmek umuduyla hazırlanmıştır. Türkiye’de zeytinciliğin sorunu arazi yetersizliği değildir, değildir ama... Türkiye’de zeytincilik yapabilmek için her türlü koşul var; toprak, iklim, arazi, gen kaynağı, işgücü, bilgi ve deneyim birikimi. Var, var ama, zeytinciliğimiz hiç de benzer koşullara sahip ülkelerdeki düzeyde gelişmiş değil: Verim düzeyi düşük, yeterince nitelikli ürün elde edilemiyor, üretilenler gerektiği gibi işlenip pazarlanamıyor vs. Oysa, zeytinyağına yönelik istek hem Dünyada hem de ülkemizde hızla büyüyor. Bu eğilimin Türkiye’de de olumlu getirileri olabilecektir: Uygun arazilerin daha iyi değerlendirilebilmesi, kırsal yerleşmelerde istihdamın artırılması ve gelir düzeyinin yükseltilebilmesi, dolayısıyla kırdan göçün yavaşlatılması, dışsatım gelirlerine katkıda bulunulması, toprak erozyonun azaltılması, yurttaşlarımızın daha sağlıklı beslenebilmesi bu getirilerin başlıcaları. Bu nedenle, aklı başında kimsenin zeytinciliğin ülkemizde de geliştirilmesine yönelik çabalara karşı çıkması düşünülemez. Ancak, zeytinciliğin nasıl, başka bir söyleyişle de ne pahasına gerçekleştirileceğinin de bu bağlamda sorgulanması gerekiyor: Eğer var olan zeytinliklerde verim düzeyi yükseltilerek, zeytincilik için uygun nitelikte ancak herhangi bir amaçla kullanılmayan yahut ekonomik getirisi görece olarak daha düşük etkinliklerle kullanılan araziler zeytinciliğe kazandırılarak sağlanabilecekse bu gelişmeye kimselere karşı çıkamaz kuşkusuz. Ne var ki, ülkemizde, zeytincilik de, hemen hemen her dönemde, çeşitli yönlerden deyiş yerindeyse astarı yüzünden pahalı uygulamalarla “geliştirilmeye” çalışılmıştır. Sözgelimi, otlakların, makiliklerin, dahası orman arazilerinin zeytinliklere dönüştürülmesi yeğlenmiştir. Bu eğilim şimdilerde yeniden gündemde. Oysa, zeytincilik yapılan yerlerde verimliliğin artırılmasına, zeytinliklerin başka tarımsal etkinliklere ve yerleşme alanlarına dönüştürülmesinin engellenmesine yönelik önlemler alınabilse, sorun büyük ölçüde çözümlenebilecek. Ancak, bu, artık son derece zorlu bir yol. Böyle olduğu için de yine zeytinlik yapılacak yeni arazileri genişletme yoluna başvuruluyor ve her zaman olduğu gibi akla ilk olarak yine orman arazileri geliyor. Çünkü, başta Ege ve Akdeniz Bölgeleri olmak üzere ülkemizin kimi yörelerindeki ormanlarda aşılandıklarında zeytin tarımı yapılabilecek ağaççıkların/ağaçların bulunduğu “orman” sayılan araziler var. Üstelik bu araziler, yalnızca orman ürünü verim gücü temel alınarak yapılan tek boyutlu bir değerlendirmeyle “bozuk orman” sayılıyor. Dolayısıyla, “bozuk ormanların” hesaplanabilir ekonomik getirisinin görece olarak düşük olmasından hareketle de bu arazilerin ekonomik getirisi daha yüksek zeytincilik vb etkinliklerle değerlendirilmesi kolaylıkla öne sürülebiliyor. Kısacası, yine işin kolayına kaçılıyor. “1. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”nı Zeytinciler Kazanmıştı… Henüz Cumhuriyetin ilk yıllarında gündeme gelmişti “1. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”: İlk olarak 1929 yılında çıkarılan 1528 sayılı Yabani Ağaçların Aşılanması Hakkında Kanun”la ormanlara karşı açılan savaş,000000000 1939 yılında 3573 sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun” ve 1940 yılında aynı adla yürürlüğe konulan 2-121-927 sayılı Nizamnameyle sürdürülmüş; 1949 yılında yayımlanan Devlet Ormanları İçinde Bulunup da İmar Edilecek Yabani Zeytin Sahalarının Tefrikine Dair Talimatname” ve 1956 yılında 3753 sayılı yasanın kapsamının genişletilmesiyle de sözcüğün tam anlamıyla bir orman kıyımına dönüşmüştür. Bu nedenledir ki, 1960 yılında Milli Birlik Hükümeti uygulamayı durdurmak zorunda kalmıştır. Ardından da, 1961 Anayasası’nın 131. maddesinde yer verilen orman koruyucu yaptırımlarla “ateş kes” dönemine girilmiştir. Ancak, bu arada zeytinlik arazilerin genişliği de 1950-1960 döneminde yaklaşık iki kat artarak 2,8 milyon dönümden 5,4 milyon dönüme çıkmıştır. “2. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”nın galibi ormanlar olmuştu… “2. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı” ormanların korunmasından ve geliştirilmesinden sorumlu Orman Bakanlığı tarafından başlatılmıştır. Büyük bir olasılıkla inanılır bulunmayacaktır, bu savaşta Orman Bakanlığı da zeytincilerin tarafından saf tutmuştur: Orman Bakanlığı önce 1986 yılında 6831 sayılı Orman Kanunu’nun ağaçlandırma çalışmalarıyla ilgili 57. maddesini değiştirerek “Orman sahasını artırmak maksadıyla orman sınırları içinde yangın ve çeşitli sebeplerle meydana gelmiş açıklıklarda; verimsiz, vasıfları bozulmuş ve amenajman planlarında toprak muhafaza karakteri taşımadığı halde muhafazaya ayrılmış orman alanları ile devlete ait olup orman yetişme muhiti şartları bakımından elverişli olan yerlerde, köy tüzel kişilikleri ve diğer gerçek ve tüzel kişiler tarafından...” ağaçlandırma yapılması olanağını getirmiştir. Ardından 1998 yılında da Ağaçlandırma Yönetmeliği’ni ve sonra da 13 sayılı Özel Ağaçlandırma Çalışmaları başlıklı “tamim”i çıkarmıştır. Böylece “devlet ormanı” sayılan alanlar içinde, özel orman statüsüne sahip ormanların yetiştirilmesinin yanı sıra bu alanların tamamında ve/veya bir kısmında kekik, adaçayı, defne, gebere, güvey otu, kuşburnu, antepfıstığı ve zeytin yetiştiriciliklerine de izin vermeye başlamıştır. Kısacası, Bakanlık, “devlet ormanı” sayılan arazileri hukuksal olarak “savaşa” uygun duruma getirmiştir. “Savaş” ise 2001 yılında “Ağaçlandırma Yönetmeliği esaslarına göre devlet ormanı sayılan alanlarda Türkiye zeytinciliğinin geliştirilmesi ve zeytin varlığının artırılması için...” Orman Bakanlığı ile SS Zeytin ve Zeytinyağı Tarım Satış Kooperatifleri Birliği arasında imzalanan protokolle başlatılmıştır. Bu protokolde “savaş” nedeni de açıklıkla ortaya konulmuştur: “...orman varlığının artırılması ve bozuk orman alanlarının imar-ihyasının yapılması; bu alanların ekonomimize katkı verir hale getirilmesi; zeytin ve zeytinyağı üretim ve ihracat miktarının artırılması…” Ancak, bu kez ormanlar yalnız değildir; TEMA vardır sözgelimi. Dahası, TEMA’nın başvurusu üzerine yargı da ormanların safında bu “savaşa” katılmıştır. Danıştay’ın 8. Dairesi 2003 yılında “zeytin orman ağacı değildir; bu ağaç türüyle özel ağaçlandırma yapılamaz !” kararını vererek henüz eyleme dönüştürülemeyen “2. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”nı durdurmuştur.
Şimdi ise “3. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı” gündemde…
Belki yine inandırıcı bulunmayabilecektir: “2. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”nı başlatan da Çevre ve Orman Bakanlığı olmuştur. Ancak, “3. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”, öncekilerinden çeşitli yönlerden farklı bir düzen içinde yürütülmektedir. Sözgelimi TMMOB Orman Mühendisleri Odası, İÜ Orman Fakültesi’nin bir hukukçu öğretim üyesi ve (Çevre ve) Orman Bakanlığı’nın artık emekli olmuş genel müdür ve de müsteşar yardımcısı ile ilgili dairenin eski başkanı ve Başbakanlık 1. Hukuk Müşaviri, dahası, Ana Muhalefet Partisi de, bilerek ya da bilmeden (!) bu “savaşın” zeytinciler safında yer almıştır. Buna karşılık ormanların safında ise, ne yazık ki kimseler saf tutmamıştır; ne ilgili “demokratik” kitle örgütleri, ne “çevreciler” ve “doğa korumacılar” ne de orman aşkıyla yanıp tutuşanlar…
“…orman ağacı türlerinden olan zeytin hakkında Danıştay’ın ilgili dairesinden orman ağacı değildir diye son derece tehlikeli bir karar çıkmış(tır)…Bu karar ile zeytin orman ağacı değildir denildiği zaman orman kapsamına giren alanlardaki zeytinliklerin orman dışına çıkartılması gibi son derece tehlikeli bir oluşumla karşı karşıya kalınacaktır.”
“ Zeytin orman ağacı değildir demek, bence çok büyük bir yanılgıdır. Eğer, biz, zeytini orman ağacı saymazsak, dediğim gibi, bundan sonra kadastro çalışmalarında da büyük baskılar olacaktır. Şimdiye kadar orman sayılan yerlerle ilgili olarak hem davalar açılacaktır. Hem de idarenin başı çok ağrıyacaktır diye düşünmekteyim.”
“Sanıyorum bunun çözümü de var, bir şekilde çözüme bağlanabilir... Bütün bu düzenlemelerde, gerek yönetmelik değişikliklerinde, gerek kanun değişikliklerinde fakülteden görüş istenildiği zamanda biz bu endişelerimizi dile getiren raporlarımızı getirdik, başka bir amacımız yoktur. Bu sistemler uygulanabilir mi dersek; uygulanabilir. 57. maddede gerekli düzenlemeler yapılarak, bunlarla 17. maddeye atıfta bulunarak, bir süre konularak, sanki oralarda bina ve tesis yapıyormuş gibi ki, ağaç dikmek de bir tesistir. İzne bağlanabilir ve hukuki şablonuna oturtulabilir. ..”
“Anayasada ve Orman Kanununda zeytinin orman ağaççığı olmadığına dair bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine sahipli arazilerde bulunanların dışında, orman ağacı olduğuna dair bir dizi mevzuat ve yargı kararları mevcuttur. Zira yürürlükteki mevzuatta ve adli kararlarda zeytinlik, fıstıklık ve harnupluklar sahipli arazide bulunursa orman sayılmamaktadır. …Danıştay 8 inci Dairesinde açmış olduğu dava sonucunda, “Zeytin Orman Ağacı Değildir” yönünde karar verilmiştir. Bu karar, panelde de konunun uzmanlarınca tartışılmıştır. Sonuçta zeytinin orman ağacı olduğunda mutabakat sağlanmıştır. Şayet 8 inci Daire kararı aynı şekilde genel kurulda kabul edilerek kesinleşecek olursa, ormanların aleyhine mülkiyet davalarının açılacağı ve sonucunda orman alanlarının daraltılabileceği kanısına varılmıştır. “
“Ege Bölgesi’nin sahil şeridinde zeytin yetiştirilmeye uygun, diğer ürünlerin yetişme olanağı bulunmayan boş alanlar ile başka ürünlerin verim düşüklüğü nedeniyle değerlendiremediği bozuk orman alanları yaklaşık 12 milyon dekardır. Bu bozuk orman alanları ve zeytinciliğe uygun hazine arazileri geçmiş uygulamalar da dikkate alınarak, gerekiyorsa yeni yasal düzenlemeler de yapılarak, özellikle yörenin topraksız ve az topraklı köylülerine zeytin ağacı dikilmesi amacıyla verilmelidir.”
Gerçekten de öyle mi acaba? Açıktır ki, bu, yanıtı bilginize ve bakış açınıza göre değişebilecek bir sorudur.
Sapla saman, bilerek ya da bilmeden birbirine karıştırılıyor…
“Zeytin” hem orman ağaççığıdır/ağacıdır hem de değildir ! Çünkü, hem “orman ağaççığı/ağacı” sayılabilecek hem de sayılamayacak “zeytin” ağaççıkları/ağaçları vardır*:
1998 tarihli Ağaçlandırma Yönetmeliği’nin Danıştay 8. Daire tarafından iptal edilen 14. maddesinin “b” bendinde; “Devlet ormanı sayılan yerlerde; asli orman ürünü veren ağaç türlerinin yanı sıra tali orman ürünü veren orman ağacı ve ağaççıklarından ceviz ile yetişme muhiti şartları açısından tabii olarak yetişen kestane, antepfıstığı (menengiç, sakız ağacı), zeytin, mahlep ve harnup türleri kullanılarak …saf veya karışık ormanlar tesis etmek amacıyla özel ağaçlandırma izni verilebilir.” yaptırımına yer verilmiştir. Çok açıktır ki, bu yaptırımda sözü edilen “zeytin”, tarım/kültür bitkisi olan “Olea europaea sativa”dır. (ya da “Olea europaea var europaea”). Yine çok açıktır ki, özel kişi ve kuruluşlar da “devlet ormanı sayılan yerlerde asli orman ürünü veren ağaç türleriyle” yapacakları “özel ağaçlandırma” çalışmaları sırasında yalnızca bu “zeytin” çeşidinden ağaççık/ağaç fidanlarını dikmek isteyecektir; aşılanmadığında zeytin vermeyecek “Olea europaea sativa oleaster” (ya da “Olea europaea var. sylvestris”) çeşidinden fidanları ise dikmeyecektir .
çok daha kolay kavranabilecektir. Ancak, “3. Zeytinciler – Ormanlar Meydan Savaşı”nda zeytincilerin safında yer alanlar, bu son derece yalın gerçeği nedense göz önünde bulundurmamaktadır. Bu, yalnızca bilgisizlikle açıklanabilecek bir tutum mudur? Hayır, değildir. Çünkü, gerçek amaç, “bozuk” sayılan orman alanlarında ekonomik getirisi daha yüksek olan zeytincilik yapılmasına da hukuksal dayanak sağlamaktır ve bu amaçla da, deyim yerindeyse “Anayasaya, yasaya karşı hile” yoluna başvurulmaktadır. Bu gerçek, anılan panelde açıkça “Arkadaşlar bu türler hem orman ağacı olmaları ve hem de ekonomik bakımdan kıymetli olmaları nedeniyle doğal yetişme ortamlarında izin verilmek üzere Yönetmeliğe koyduk” ve “Böylece hem ülke ekonomisine ve kırsal kesime önemli bir girdi sağlanmış, hem de orman halk ilişkilerinin gelişmesi ve ormanlara sosyal baskının azaltılması yönünden önemli bir mesafe alınmıştır” diyebilen “eski genel müdür ve müsteşar yardımcısı” Eşref GİRGİN tarafından da dile getirilmektedir.* İşte, tam da bu bağlamda, İ.Ü.Orman Fakültesi Öğretim Üyesi ve Ormancılık Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Sedat AYANOĞLU’nun, yukarıya da aktarılan yaklaşımının anımsanması gerekiyor. Prof.Dr.Sedat AYANOĞLU’nun; “...sanki oralarda bina ve tesis yapıyormuş gibi ki, ağaç dikmek de bir tesistir. İzne bağlanabilir ve hukuki şablonuna oturtulabilir...” biçiminde dillendirdiği yaklaşımının zeytincilerin ve yandaşlarının yapmak istediklerine, deyim yerindeyse hukuksal “kılıf hazırlamaktan” başka bir sonuç vermeyeceği açıklıkla ortaya çıkmıyor mu? Hem hukuk dışı hem de orman ekosistemlerinde onarılamayacak yıkımlara yol açabilecek bir yaklaşım gündemdedir ! Zeytinciler ve yandaşları ormanlara karşı, deyiş yerindeyse, haksız ve hukuk dışı bir “savaş” başlatmıştır. Çünkü, yapmak istedikleri, hem Anayasanın 44, 63, 169 ve 170 hem de 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. ve özellikle de “devlet ormanı” sayılan arazilerde özel kişi ve kuruluşların “özel ağaçlandırma” yapmalarına izin veren 57 ile 115. maddelerine aykırıdır. Yapılmak istenen 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2. Maddesine aykırıdır, çünkü, bu maddenin “B” bendine göre; “31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımında orman niteliğini tam olarak kaybetmiş yerlerden tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı ve çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları...”, “orman” sınırları dışına çıkarılabilmektedir. Oysa, zeytin plantasyonlarına dönüştürülmesi için tahsis edilecek “bozuk orman” sayılan alanlar, daha önce de belirtildiği gibi henüz “orman” sınırları dışına çıkarılmamıştır. Kaldı ki, tarım/kültür bitkisi “zeytin” ağaçlarının oluşturduğu topluluklar, orman ekosistemlerinin işlevlerini görememektedir… Ormanların, “ekosistem” özelliğini sürdürmesi durumunda, canlıların varlıklarını sürdürebilmesi için gerekli ekolojik koşulların korunmasına yaşamsal önemde katkılar sağladığı bilinmektedir. Toprak ve su dengesinin korunması, orman ekosistemlerinin bu katkılarının başına gelmektedir. Kuşkusuz, her türlü bitki örtüsü böylesi işlevleri az ya da çok görebilmektedir. Ancak, orman ekosistemlerinin bu işlevi görme düzeyi çok daha yüksektir. Sözgelimi, % 8-9 eğimli bir arazide 20 cm kalınlığında bir toprak kütlesinin su erozyonuyla taşınabilmesi için;
yıl geçmesi gerekmektedir. Buna karşılık, bir başka araştırmanın bulgularına göre de; zeytinliğe dönüştürülmüş % 30’dan daha eğimli alanlarda toprak taşlılığı ve sularla taşınan toprak miktarı artmış; su tutma kapasitesi azalmıştır. SONUÇ: “3. Zeytin–Orman Meydan Savaşı” nı ormanlarımız kazanmalıdır ! Görünüşe bakılırsa, zeytinciler ve zeytinyağcılar, “3. Zeytin–Orman Meydan Savaşı”nda çok daha örgütlü. Anlaşılan, önceki girişimlerden önemli dersler çıkarmışlar. Ayrıca, yine görünüşe bakılırsa, kendilerine, “kraldan çok kralcı” kesilebilecek “yetkin” yandaşlar da bulmuşlar. Ne var ki, bu aşamada 1982 Anayasası ve 6831 sayılı Orman Kanunu bile ormanlardan yana. Bir de, ormanlarla gerçekten de gönül bağı bulunanlar doğa ve orman popülizmiyle oyalanmak yerine gönüllerinin yanı sıra akılları, bilgileri ve eylemleriyle ormanların safında yerlerini gerektiğince bir alabilse, bu “meydan savaşından”, en azından daha az zararla çıkılabilecek. Bu, olanaklı mı; evet olanaklı: Anımsanacağı gibi konu şimdilerde Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun gündeminde. Açıktır ki, bu düzlemde “Hukukun Üstünlüğü” ve Yargının Bağımsızlığı” ilkelerinin gözetilmesini beklemekten öte bir çabaya girmek olanaksız. Ancak, bu düzlem dışında da yapılması gerekenler, yapılabilmesi olanaklı olanlar var.
tüm boyutlarıyla ortaya konulmasına yönelik inceleme ve araştırmaları yapmaları ve bulguları kamuoyuyla paylaşmaları için isteklerde bulunabilir;
için yeterince kararlı, sürekli ve etkili demokratik baskılar üretebilir. * Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği-ANKARA * TMMOB Orman Mühendisleri Odası’nın 28 Haziran 2006 tarihinde Danıştay 1. Başkanlığı ile Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu Başkanlığı’na yaptığı başvurulardan aktarılmıştır. *Anımsatmakta yarar var: Bu bağlamda geçen “çeşit” sözcüğü, canlıların sınıflandırılmasında “alttür” kategorisinden sonra gelen bir sınıflandırılma kategorisidir ** TC Doğu Akdeniz Zeytin Birliği’ne göre “Olea europaea sativa”; GÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Sayın Prof.Dr. Hayri DUMAN’a göre de “Olea europaea var europaea”. *** Yine TC Doğu Akdeniz Zeytin Birliği’ne göre “Olea europaea sativa oleaster”; GÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Sayın Prof.Dr. Hayri DUMAN’a göre de “Olea europaea var. sylvestris”. * Gerçekte, anılan Paneldeki konuşması sırasında; “… Eğe, Akdeniz ve Marmara bölgesi ormanlarında tabii olarak bulunan yüzlerce hektarlık delicelik (Olea Oleaster) ve yabani zeytinliklerin (Olea europaea) orman dışına çıkartılmasının yolu açılmış olacaktır. Orman Genel Müdürlüğü Orman İdaresi ve Planlama Daire Başkanlığı kayıtlarında, Eğe ve Marmara bölgesinde yer alan Muğla, İzmir ve Balıkesir Orman Bölge Müdürlüğü ormanlarında yabani zeytin ve deliceliklerin orman ağaççığı olarak yer aldığı ve ormanların asli unsurları olduğu görülmektedir.” diyebilen Eşref GİRGİN, sanki bu gerçeğin ayırdındadır. Ancak, Eşref GİRGİN, ilgili kuruluşun Genel Müdürü iken hazırladığı dava konusu 1998 tarihli Ağaçlandırma Yönetmeliği’nde özel kişi ve kuruluşların “devlet ormanı” sayılan yerlerde “özel ağaçlandırma” yaparken dikmelerine izin verilen “zeytinin”, gerçekte tarım/kültür bitkisi olan “zeytin” çeşidi olduğunu görmezlikten gelmektedir. Neden acaba ?
|
||